kurgu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kurgu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20 Temmuz 2014 Pazar

AĞAÇ DEDİĞİN NE Kİ!



Ruhumu esir alan bedenim bırak onu aldığın yere. Bedensel zevklerine esir etme. Yeter artık, senin hayat dediğin şeyden çok farklı benim gördüklerim. Orgazm olmak, yemek yemek, içmek değil ki sadece hayat. Her zevk diye peşinden gittiğinden çok farklı benim istediklerim ve senin görmezden geldiklerin.

Bir araziye bakıp "üzerine ne güzel binalar inşaa edilir, ne de güzel paralar kazanılır" değil benim gördüklerim. Denesene bu gün, uzat elini boşluğa sonra uzan ruhuna dokun ilk kez, o da olmadı bir kez. Uzat elini, hadi dene be adam

&.

Ah neler geçiyor içimden bu gece böyle. Gece gece oturmuş, ne saçma şeylerin mücadelesini veriyorum. Hem de kiminle. Ben ki toplantılarda en kurt adamların altından girip üzerinden çıkan ben, ben ki olmazları olduran ben, ben işte. Peki nedir bana musallat olan bu iç ses. Vicdan mı bu, ne ki? İki kişi miyim ben? Annemi babamı duymayan, "çıkarım varsa onları bile tanımam" diyen benim iç sesim mi, bu duyduğum.

Ne istiyorum ki ben, ne istiyorsun ruhum bedenimden? Yıllarca anlaşıp gitmedik mi, gelmişim 50 yaşıma neler oluyor? Ayak mezara yaklaşınca mı başlıyor böyle sorgular, neyin nesi?

&

Sus be adam, sus! Bir kez olsun dinle içinden geçenleri. Bak haklısın şu ormanı yakar imara açtırırsan, üç beş gecekonduyu içinde oturanların tepesine yıkarsan çok kazanırsın hem de çok. Ama bir daha; arkana ormanı, karşına denizi alıp bu bankta oturamaz, kendine kalamazsın. Kötü değil ki kendine kalmak, içinden çıkarmak insan yanını hiç kötü değil. Sen izin verdikçe yayılırım içine, büyürüm. Bedenini sarar sarmalar "şimdi içime bir huzur doğdu" dediğin anı veririm sana. Dur be adam, bir bırak kendini. Farkında değil misin? Yirmi yıldır ilk kez hareket etti dudakların kulaklarına doğru. Hadi bırak kendini.

Önce sen nefes al, sonra ağaçlar alsın. Ormanın içinde yaşayan canlılar ve burada yürüyüşe çıkan insanlar soluklansın. Hadi bir kez para değil, insanlık kazansın! Ormanlar yok olmasın! Ağaçlar yağmuru çağırsın!

Sevgilerimle
pehito

13 Temmuz 2014 Pazar

NERDEN BAKIYORDUK HAYATA


Her biri diğerini kıskandıracak kadar kararlı adımlarla yürüyorum. Yolum uzun ve bakmam, bakamam arkama. Hava en az 30 derece peki bu kaşmir hırkanın ne işi var üzerimde ve neden üşüyorum? Sadece yürüyorum bu gece. Geçmişten getirdiğim ne varsa bırakıp ardımda, yürüyorum. Biliyorum dönmem geriye ya da ne diyordum "dönemem" geriye.

Şimdi nereden çıktı bu sağanak yağmur, durdum. Üzerimde ağırlaşan hırkamı çıkarıyorum ve bırakıyorum yere. Öpüyorum geceyi, elimi uzatıyorum o da beni temizleyen yağmur damlalarını seriyor üzerime. Dönüyorum kendi çevremde, dönüyorum dönüyorum. Etrafımdan geçenler bakıyorlar ama görmezden geliyorum.

"Bu hayat benim" diyorum önce içimden, sonra yüksek sesle. Daha çok dikkat çeker oluyorum ama aldanmıyorum gelip geçenlere. "Heeeeyy izninizle" demiyorum bu kez, "hayat benim, bu hayat benim!" Ve tekrar yürüyüp gidiyorum. Temmuz sıcağında yağan yağmur yapıştırıyor elbisemi bedenime. Biliyorum tüm hatlarım, bedenimin her bir kıvrımı hiç göze gelmedikleri kadar gözler önünde ama hayat benim ve bu beden de. Umursamıyorum ilk kez nasıl görünüyorum diye.

Taksim Nevizade'nin ışıklı tabelasına aldanıyorum. Herkeste olduğu gibi beni de cezbediyor parlak şeyler, yanıp sönen ışıklar, biraz kırmızı, biraz mavi. Peki ben bu muyum ki? Parlak şeylere aldanan mıyım ben de! Eğer ben olacaksam bu gece; seçmeliyim yolum neredeyse. Çıplak omuzlarımı dönüp, elbisemin düşen ip askısını kaldırıyorum ve bedenimi kontrol etmeyi bırakıp yürüyorum. Önce hızlı hızlı sonra yavaş yavaş ama kararlı adımlarımla gecede.

Kırmızı tramvay geçiyor yanımdan. On yıldır bu şehirde yaşıyorum ve her geçişinde "keşke" diyorum. "keşke içinde olabilsem ben de" Peki neydi alıkoyan beni bu geçen on senede. Çok mu meşguldüm, çok mu zamansız. Çok muydum bir yerlerde? Peki öyleyse şimdi neden azım bu kadar? Neden mavi kot bir elbiseyle hastalığıma inat al olmuş yanaklarım ve kiraz olmuş dudaklarımla el sallayamadım beni sevdiğine inandığım her hangi birine?

Neden almadım yanıma birini, neden kabul etmedim? Neden "seni seviyorum" dediklerinde dönüp gittim? Neden bu kadar "neden" biriktirdim? Biliyorduk ya öleceğimizi, biliyorduk ya bir son oluğunu, biliyorduk ya vakitsiz olacaktı ve hiçbir zaman hazır olmayacaktık gidişlere. Öyleyse neden koştuk, neye koştuk bu kadar? Unutulmaz olmak isterken hep unutulacak işlere dahil olduk. Neden?

Ağzıma alkol sürmedim ya ben, bu gece başka diye, rakının suyuna karışıp ak oldum hem de apak bu gece. İçimde kalmasın hiçbir şey diye. "Hey! barmen. Rakıdan sonra ne var bana verebileceğin, şöyle sert bir içki" diyemeden ayaklarım ataletinden kurtulup yürüdü, yürüdü gecede ve işte Cezayir Sokak'tayım. Dokunarak geçiyorum duvarlara, öper gibi, sever gibi. Alıp yanıma onları da götürebilecekmişim gibi. Sadece gibi gibi.

İstemez miyim gerçek olsun. Alayım onları da yanıma bana yoldaş olsun ama kalıp burada başka gözlere değecek, bazen aşıklara, bazen tartışmalara, bazen de benim gibi bir kaç hafta ömrü kalanlara tek gecelik dost olacak.

Çok yorgunum. Hasta bir kadın gibi ama en çok geçen zamanda benden kalamayanlara yorgunum.

Öyleyse uyandım
pehito

11 Temmuz 2014 Cuma

ÇELLO


İçime dönmüş bakıyor, bakarken yürüyor, yürürken düşünüyorum. Ne zaman birkaç işi bir arada yapsam elime yüzüme bulaştırırım, bu gece de aynısı oluyor.. Her biri birbirine karışıyor, biri bir yanımdan diğeri diğer yanımdan çekiyor. Öyle ki, rüzgarda savrulan kuru bir yaprak gibi, ne gideceğim yol belli ne de döneceğim.

Ve bir şey tutup, tarifsiz bir sıcaklıkla sarıyor bedenimi. Bu bir çello ve ona eşlik eden hafif gitar sesi. Çellonun başında; arkası kısacık önleri aksine uzun kesilmiş siyah saçlı bir kadın. Saçları çellonun nota değmeyen tellerine dökülmüş hafif rüzgarla sallanıyor. Herkes gelip geçerken önlerinden ben takılıp kalıyorum o anda. Deniz çıkıyor karşıma ve sahilde yanan ışıkların gece denize bıraktıkları rengarenk izdüşümleri.

İçim boşalmış gibi hissediyorum, bir uçan balon gibi yükseliyorum göğe. Gözlerim kapalı ama öncesinde fotoğrafladığım her bir kare kolayca beliriyor zihnimde. O kıvrımlı dudakları her zamanki gibi kahve kokuyor ve ben kokusunu içime çeke çeke öpüyorum onu. Siyah kirpiklerinin arasından bakan kahverengi gözleri her zamanki gibi gülüyor bana ve koca bedeni, benim ince bedenimi sarıp en güvende hissettiğim anlardan birini daha yaratıyor.

Ve uyandım...

pehito

8 Temmuz 2014 Salı

BEN BENİM, SEN KİMSİN?


Çoğu genç kıza göre biraz farklıydım. Biliyordum, farklılıklarımın farkındaydım. Daha bu özelliğimle bile ayrılmıştım onlardan. Bir de Tanrı'nın bana bahşettiği kötü bir özelliğim vardı. İnsanlara baktığımda onların ta içini görüyordum. Derinliklerini, herkeslerden gizlediklerini bazen dillerine dökülenden tamamen farklı hislerini görüyordum ve giderek önce yaşıtlarımdan sonra büyüdükçe kirlendiğini fark ettiğim yaşlı ruhlara sahip yaşlı insanlardan da uzaklaşıyordum. Kendimi, yarattığım bir dünyanın içine hapis ediyordum.

Televizyondan nefret ediyordum, biliyordum ki o boyalı dünyanın arkası yakınımda ki dünyadan da yalandı. Ve ben hikayeler anlattığını bildiğim kitapların büyülü dünyasıyla o yıllarda tanıştım. Yazlıkta ki kumsala gidip saatlerce kitap okuyor, bazen kitapta ki karakterlerle kavga ediyor, bazen aşık oluyor bazen kavuşuyor, bazen terk edilip bazen de terk ediyordum. Sonra gözümü açıp gerçek dünyaya dönüyor, bir sonra ki okumaya kadar hayallerimi hayal dünyamda kilitli tutuyordum.

Hiç uyanmıyordum, gerçek dünyaya geçtiğimde aşılmaz duvarlarım sayesinde sadece yaşıyor numarası yapıyordum. Yemek yiyor, nefes alıp veriyor, tuvalete gidiyordum ama kimseyle konuşmuyordum. İnsanları duyuyor ama dinlemiyordum. Mümkün olduğunca onlarla karşılaşmamaya çalışıyordum. Derinliklerini, acılarını, yalanlarını, dolanlarını görmemek için onlardan hep uzak kalıyordum. Varmış gibiydim ama aslında hiç olmamıştım.

Giderek büyüyordum, enine büyüyordum, boyuna büyüyordum o kadar. Bir türlü insanlara ait dünyada hayatta kalıp birey olabilecek kadar büyüyemiyordum. "Evet evet, tabi tabilere" büyüyemiyordum. "siz ne derseniz doğrulara, ayy şekerim bugün ne kadar güzelsinlere, hayatımda senin kadar iyi bir insan tanımadımlara" büyüyemiyordum. Düzene ait olamıyordum. Çünkü görüyordum, arkasını görüyordum, zihninden geçenleri, hissettiklerini görüyordum. Ve olmuyordu işte, o kadar bilirken düzene ayak uyduramıyor, aksak adımlarım beni yere seriyordu ve çıkışı kendime kalmakta buluyordum.

Ne mi oldu? di'li geçmiş zamanı al, şimdiki zaman yap ve yeniden oku. Hiçbir şey değişmedi. Ben benim, bendeyim, değişmedim. İnsanlarda değişmedi. Öyleyse oturup, kitap okuyup, biraz daha hayal kurayım.

pehito

27 Haziran 2014 Cuma

GÜVERCİNİN KANADINDAYDIM, AŞIK OLDUM



Beynimin içinde ki sesleri susturmak için verdiğim gayretime son veriyorum. Ne olduysa olmuştu. Yokluğunu inkar ettikçe varlığı değer kazanıp büyüyor, büyüyor, büyüyordu. Bu yazacaklarımın bir şarkısı yoktu, henüz yazılmamış bu şarkının notaları da yoktu. Ama geliyorlardı işte, havada asılı kalıyordu her bir nota onlar harflere dönüşüyor, parmaklarımı ataletinden kurtarıyor ve ekranda beliren kelimelerle anlamlı belki de anlamsız satırlara dönüşüyordu.

Nereden geldim ki ben buraya, geçiyordum sadece. Sonra kitap kokusu aldım, niye şaşırıyorsun sen almaz mısın kitapların seni çağıran kokusunu. Ben alırım. Güvercinlere yem atıyordum sahilde, amacım karınları doysun değildi, bencilce kanatlarının rüzgarını hissedip bir hayale takılıp gitmek istediğim için besliyordum onları. Onlar da memnundu hallerinden ben de memnundum. Hikayeler topluyordum kanatlarından onlar da karınlarını doyuruyordu. İlişkiler de böyle değil mi, hep bir alış-veriş hep bir a-lış bir ve-riş.

Aaaa yooo asla karşılık bekleyerek iyilik yapmam diyenin alnını karışlarım ben, bakarım onun ki kaç karış diğerininkini aşmadığını fark ettiğim an durur beklerim. Ona uzun uzun bakarım. "Niye yalan söylüyorsun lan" derim. Tamam lan biraz abartılı oldu, benim naif bedenime asil duruşuma pek yakışmaz bilirim ama içimden ben de geçiririm böyle cümleler. Sonuçta kibar delikanlıyım.

Neyse bu değildi anlatacağım güvercinlerin kanadında çıktığım yolculuk ve aldığım kitap kokusuydu. Karşımdaydı, ağır ağır çeviriyordu sayfaları, bebek gibi bir yüzü vardı. Durdu siyah saçlarını omzunun gerisine attı ve başını kaldırdı. Bana baktı evet lan bana baktı. Gözlerimin içine derin derin baktı. İçime işledi sanki, dur kızım çekil bak bu bank benim ve amacım sadece güvercinleri kullanmak. Onları kendi bencil emellerime alet etmek demeye kalmadan, güvercinin kanadı kalbimde bir açıldı ve bir kapandı. Ben aşık olmuştum, hem de deliler gibi. Kitap okuyan bir kıza sadece parkta kitap okuduğu için ya da gözlerime derin derin baktığı için, ne okuyordu acaba. Tarzımız aynı mıydı, aynı olmasa ne olacaktı. Kız çok güzeldi. Kurutulmuş sarı papatyalar kadar güzel.

Kurutulmuş sarı papatya görmediysen dert etme, anla işte kız o kadar ender ve o kadar eşsizdi. "Beni beğenir mi acaba" diye içimden geçmedi değil. İçimden geçenler geçip giderken kız da oturduğu banktan kalktı. Kıvanç Tatlıtuğ'a benzer bir çocuğun elinden tuttu, utanmadan bir de öptü onu. Ve gitti. Bana da yazmak kaldı. Yazıyorum işte kız çok güzeldi ve gitti.

pehito

24 Haziran 2014 Salı

O KADIN



Saçlarını kısacık ilk kez kendisi kesen kadınım ben, elbiselerini kendi diken, yemeklerini pişiren bir kadın ama bahçesine ektiği çiçekleri yeşertemeyen, kokularını içine çekemeyen bir kadın. Onları sulamayı bir gün olsun unutmayan, her yeni güne onlarla konuşarak başlayacağına söz veren, dalında yeni bir tomurcuk görmeyi bekleyen, sadece bekleyenim ben.

Değiştirmek istediklerini bekleyen bir kadın. Peki ya değişirse!  Gün gelir değişir, zamanı gelir değişir diyen bir kadın. Geçmişimde ki çizgiler hangi kremle ne kadar geçer diye, saçlarımı bugün kestim yarına ne kadar uzar diye bekleyen, en çokta o ne zaman gelir diye bekleyen bir kadın.

Tüm çiçeklerinin açmasını o güne saklayan bir kadınım işte. Günden çok geceyi, güneşten çok dolunayı gören kadın. Bir öpücüğe kanmayacak ama o öpücüğe dünyayı değiştirecek kadınım ben. Çok mutluyuz dediğin gün giden kadın. Bahardan çok kışa aşık, beyazdan çok siyahı seven kadınım. Hatırladın mı? Ben o kadınım!

pehito

11 Haziran 2014 Çarşamba

GERÇEKLER ACITIR!


Yine mi seminer, son dakika haber veriyorlar. Koşuşturmaktan nasıl terledim. Iıııh kokmuyorumdur umarım, sanmam. Daha bu sabah duş aldım; deodorantımı ve yeni aldığım Dior Addict parfümümü sabah üzerime resmen boca ettim. Hem ne zaman koktum ki ben. Dur düşünüyorum.

Hımm lisede dönem ödevimi almadığımı son anda fark ettiğim ve 15 km yolu yürümek zorunda kaldığımda. Bizim apartmanda oturan üniversiteli Ahmet'le kapıdaki ilk karşılaşmamızın olduğu gün. İnsan koktuğunu ancak böyle unutulmaz yapabilirdi zaten. Apartmanımıza taşınalı iki hafta olmuştu. O eşyaları taşırken ben onun ve benim olduğum hayal dünyasına derin bir giriş yapmıştım bile. İlk karşılaşmamızda benim mahcup selamıma aldığım yanıt "ııııyyy ne yedin sen, hiç mi banyo yapmazsın!" olmuştu. Yerin dibine işte benim o gün geçtiğim gibi geçilirdi. Ama sonrası "Meltem adın gibisin, yanımızdan esip geçiyorsun. Sen geçiyorsun, mis kokun baki kalıyor" olmuştu.

Yaaa ne günlerdi. Hah açılış konuşması başladı, ne kadar da uykum var. Gece uyutmadı ki velet. Çocuğun mu var, derdin var. Yani güzel tabi ama bazen zor. Her sabah 06.30 da kalkmak zorundayım ve  bütün geceyi uykusuz geçirsen de, kalkıp sabahın köründe işe gitmek zorundasın. Bir de geldi beş yaşına hala "ayağında salla beni anne". Bacaklarımı hissetmiyorum hala. Evet şimdi konunun uzmanı çıktı. Umarım uykusuzluğuma yenilmem. Neyse çok sıkılırsam ıphone'umdan gelen maillerime girerim. Twitter'a, Facebook'a bakarım. Sonuçta ne yaptığımı sadece ben bileceğim.

Yani kırk yaş zor diyorlardı da inanmıyordum. Bütün hastalıklar bu yaşta başlıyor. Şeker, kolestrol ve şu yanımdan ayırmamaya alışamadığım yakın gözlüklerim. En iyisi doktorun dediği gibi yakın-uzak bir arada alayım gözlüklerimi. Neredeyse telefonumla arama bir metre koydum ama yok anacım göremiyorum yinede. Gözlerime kürdan takıp dinlemeye çalışayım adamı. O da ne? Yılmaz Erdoğan mı sahnede? Aaaaa yok değilmiş ama bu ne benzerlik. Bu adamdan tıpla ilgili bilgileri dinlemek ilginç olacak. Acaba ne zaman şiir okumaya başlayacak. Gözlerimin içine bakıp, şiir okumaya başlasa;

bir beyaz kağıda
her şey yazılabilir
senin dışında
güzelliğine benzetme bulmak zor
sen iyisi mi sana benzemeye çalışan
her şeyden
bir gülden bir ilk bir sonbahardan sor
belki tabiattadır çaresi
senin bir çiçeğe bu kadar benzemenin
ve benim
bilinci nasırlı bir bahçıvan çaresizliğim
anlarım bitkiden filan
ama anlatamam
toprağın güneşle konuşmasını
sana çok benzeyen bir çiçek yoluyla

Menopozumun yaklaştığını hissettiğim ve yüzümde zor kabullendiğim çizgilerimin üzerine iyi gidebilirdi bu şiir. Gerçi biricik işiyle çok meşgul eşimden dinlesem, yıllar sonra çok daha anlamlı olabilirdi. Aaaa şimdi hayal ettim de dizlerinin üzerine çökmüş elinde bir adet kırmızı gül, kesinlikle kırmızı gül. Bilir benim en sevdiğim çiçeğin o olduğunu, bilir de akıl edip almaz. Yirmi yıl olunca böyle mi oluyor evlilikler.

Düşünüyorum, böyle değildik eskiden. Nasıl aşık bakardık birbirimize, gören kıskanırdı. Yaaa hep diyorum bir nazar muskası yaptıralım diye ama ona batıl geliyor böyle şeyler. Bana da öyle gelirdi aslında, yaşlanmak orta yaşı geçmek, böyle bir şey sanırım.

Ooohh Yılmaz Erdoğan sırasını savdı. Bu kez bir avukatı taktim ettiler. Daha çok bir opera sanatçısı tipi var kendisinde. Üzerinde siyah takım elbisesi, geniş göğüs yapısı, dağınık kestane rengi saçları, her an dışarı fırlayacakmış gibi görünen gözleri, sanırım guatrı var. Guatr hastalarının gözleri öyle oluyor, bu bilgiye ne ara sahip oldum hiç bilmiyorum. Aman Allah'ım böyle bir adamdan beklenmeyen ince tiz bir ses. Tamam pes ediyorum, kaçtı bütün uykum. Zaten kulaklarımı tırmalayan böyle bir ses de, uyumam pek de mümkün değil.

Nasıl oluyor da bir beden bu kadar zıtlıklardan oluşuyor. Biz çevremizdeki zıtlıklara katlanamazken, bir beden dünya kadar zıtlık bulundurabiliyor. Zıtlıklar, ne güzel bir kelime. Biri olmadan diğeri var olamayacak, varlıkları her zaman birbirine mahkum zıtlıklar. Yani düşünüyorum eşimle benim gibi.

Ben çok konuşurum, o gerektiğinde. Arada da "Melteeem tamam" bu ondan duyabildiğim en uzun cümle. Eksiksiz öznesi ve yüklemiyle. Abartıyor olabilirim ama şu an için hissiyatım bu. Sanırım gece kalkmadığından olabilir sinirim. Ne olurdu biraz da o baksaydı oğlana. Bu kadar uykusuz olmazdım. Sonuçta ben tek başıma yapmadım ya bu çocuğu. Ahaaa bir de neymiş efendim "sabah işe gidecekmiş" hayır sanki ben sabah diskoteğe gideceğim. Bu arada kaldı mı diskolar. Ondan da haberim yok.

Yok yok Meltem gerçekten yaşlandın kızım sen. Diskotek falan, ununu eledin eleğini astın. Baksana yirmili yaşlardaki gençler bile Meltem Teyze diyor sana. Yaaa ben ne zaman taktım yaşlanmaya bu kadar. Yani yaşlandıysam da kırk yıllık hayatıma; bir müdürlük, bir çocuk, bir eş ve güzel dostlar sığdırdım.

Efendim, ne oluyor yaaa???

-Melteeeeemm!!! Kalk hadi okula geç kaldık, sınav var, hadi amaaa.

Ne yani her şey rüya mıydı??

pehito
kurgu hikaye

not: insan yavrusu bloğunun güzel yazılar yazan, günlük hayatını bile oldukça merak uyandırarak yazan yazarı beni 30 yaş mimine davet etmişti. Düşündüm 30 yaş dediğin nedir ki, (benim hikayemde 30 yaş çok genç kaldı) beş yıl 29'da ikamet edersin olur biter. Bunun 40'ı, 50'si, 60'ı var. Her yaşın ayrı bir güzelliği var. Tadını çıkara çıkara ve kabullenerek yaşayalım.

Sıra geldi benim mimlediklerime. Hadi bakalım yaşınızın 30'a yaklaşmasını nasıl karşıladınız ya da nasıl karşılayacaksınız. Var mı şimdiden alınmış tedbirler :)

Ali ÇALIŞKAN
nursel kepekli
oscar favorite
Hayattan Payetler
İlknur Akpınar
Havva Peynirci
Aslı Yılmaz
minik mini
narkoz
Seyma Tanis
Uyuşuk Hayalperest
kahve telvesi
butterfly'ınız
Dördüncü Tekil Şahıs
Sonsuz
dondurma delisi
Anarşi (Son ikiden şüpheliyim yapmış olabilirsiniz, belki de hepiniz çünkü ben çok geç kaldım!!)
:)



28 Mart 2014 Cuma

HAYAL MEYAL SARI 4

hayal meyal sarı 1

HAYAL

"Siyah İnci" diyerek iç çekti Hayal. Hala yaşadığını bilmiyordu ve Hakan'la ilişkisi olduğunu da. Sokakta birlikte bulmuşlardı onu. Bir gözü enfeksiyondan kapanmıştı. Diğer gözü zeytin karası, esmer, biblo gibi bir erkek çocuğuydu o. Açlığı gözle görülür şekilde eritmişti onu. Hayal dizlerinin üzerine çöküp yattığı yerden kaldırıp "adın ne senin" demişti çocuğa ama yanıt yoktu. "Hadi" deyip yerden kaldırdı ve en yakın restorana kadar adeta sürükledi onu. Hakan'a baktı, anlamıyordu, kılını kıpırdatmadan Hayal'i izliyordu.

Sonra sessizliği deldi Hakan'ın sesi "Hadi yesin de götürüp bırakalım, görmüyor musun ne halde" Hayal, Hakan'ın tepkisine anlam veremiyordu. Neden bu kadar uzaktı ve neyin nesiydi bu hal tavır. Herkesin görmediğini görmemeyi mi seçmişti o da. Üzerine basılıp geçilmeli miydi bu insanların. Hayal'e kalsa kendini adardı bu insanlara ve duygularını içine akıtmayı ilk o an öğrendi Hayal. Hakan'a duyduğu yakınlık sinsi sinsi içine doğru eriyip aktı adeta.

Küçük adaşını ve Hakan'ı izledi bir süre daha. Önce Starbucks'a doğru yürüdü, sonra kitapçıya, sonra durdu. Ayaklarını aklından bağımsız kıldı ve mavi renk kadife bir koltuğa yığıldı adeta. Zihni çok yorgundu ve yüreği de öyle. Yeni aldığı sarı cildinin üzerinde Hint'li kadın motiflerinin olduğu RUH SEÇEN kitabını açıp okumaya başladı. 

HAKAN

Hayal'i neredeyse çekiştirip, sürüklüyordu Hakan. Hayal babasını ilk kez o kadar heyecanlı ve telaşlı görüyordu. "Babacığım nereden tanıyor abimi o abla?" Kimi diye sordu Hakan. "Siyah İnci'yi getireceğim dedin ya Hayal ablaya, nereden biliyor onu, bu ilk karşılamanız değil mi? Yoksa babacığım o Hayal senin bize her gece uyumadan önce anlattığın Hayal mi?" diye sordu. Hakan'ın yüzüne kocaman bir gülümseme yayıldı, olumlu anlamda salladı kafasını. "Ben yalnız da gidebilirim babacığım, sen dön istersen" dedi Hayal. 

Hakan büyümüş de küçülmüş kızının gözlerine baktı, elini saçlarında gezdirip "sen ne kadar akıllısın öyle" dedi. Arabaya ulaşmışlardı bile, on dakikalık bir yolculuktan sonra "işte geldik" dedi Hakan. Hayal'in elinden tuttu ve birlikte HAYAL MEYAL SARI ÇOCUK ESİRGEME YURDU'nun kapısından içeri girdiler. 

pehito
kurgu, hikaye

5 Mart 2014 Çarşamba

HAYAL MEYAL SARI (2)



KADIN

O işte, bu o. Yedi yıl öncesinde zamanı durduran adam. Hey zaman sen misin, doğru yerde misin? Zaman benimle misin, bu kez yanımda benimle akmaya mı karar verdin hayata? Ve şu anda dondurdum mu ben seni, bu bakışlarda. Sarılmalı mıyım ona, çekmeli miyim küflü kokusunu ciğerlerime ve sevmeli miyim tekrar, yeniden ve yeniden. Avuçlarımın arasına almalı mıyım siyah saçlarını ve kahverengi toprak kokan huzurlu gözlerine bırakmalı mıyım kendimi, dudaklarının kıvrımlarında buluşmalı mı dudaklarım ya da toparlanmalı mı? Zaman söylesene, akıp gideceksin ve ben sana yine yeniden yetişemeyecek miyim?

Elinde ki sarı nergis, nasıl bir tesadüf. Her akşam eve dönmeden bir ritüel haline getirdiğim ve siyah vazoda yenisini görmek istediğim nergislerden biri mi, onun elleriyle mi alacak bu akşam ki yerini. Yüzüme yayılan gülümsemeye engel olamıyorum, lal oldu dudaklarım, içime akıttıklarıma izin vermez bir geçit gibi sımsıkı kapanmış duruyorlar. Heeeey sersem kadın konuş, konuş! Ne derin bir tünelmiş ruhuma oyduğum bilmeden, aktı aktı dolmadı.

ADAM

Yine aynı vakur bakışlarıyla karşımda. Bu koku; ilk öpücüğün, yüreğime değen ilk elin, sonsuz yeşil çimlerin üzerinde bağır çağır koşmanın, sonunu görmediğin okyanusa açılmanın, masumiyetin huzur veren pembe kokusu bu.

Konuş be adam konuş! "Özledim" de, "unutamadım" de. "Zamanın hangi köşesine gizlendin de seni bulmak imkansız oldu" de. "Geçmişe baktığımda dokunamadığım bir sen vardın, sabaha uyandığımda karabasan gibi üzerime çöken sensizlik neyin nesiydi" de. "Rüyalarımda dokunup, öptüğüm kadın neden gerçek olamadın" de. Hadi ama gamzelerine dokun ve "neden hep böyle gülmedin bana" de. Söylesene be adam, konuşsana, onsuz geçen yedi yılı konuşsana onunla...

-Baba! ben bu kitabı çok sevdim. Bak Pinokyo, bak uzamış burnu. Yalan söylemiş böyle olmuş. Baba baba babaaaa!!!!

pehito
kurgu, hikaye
3. BÖLÜM BURADA

3 Mart 2014 Pazartesi

HAYAL MEYAL SARI (1)



KADIN

Raflarda ki kitaplarda arıyordu hayatının eksik parçalarını. "Belki" diyordu. "Belki tozlu iki sayfanın arasındadır diğer yarım" Belki de bu sebepten doyamazdı okumaya. Kaybolurdu sayfaların arasında, "bu olabilir mi, ben bu kadın mıyım ya da bu adam mı" deyip dururdu kendine.

Bir cümlede mi gizliydi yaşamın sırrı, o eksik parça, yoksa başka bir tende mi. Ona ait olmayan bir beden mi biliyordu, onun eksiklerini. Ama bunu bilemezdi. Nereden bilsindi. Bir kere "aşık oldum" demişti, yağmurun altında şemsiyesiz el ele yürümeye cesaret edebileceği bir aşkı olmuştu. Ama ne o yağmur yağmış, ne de o el tutulmuştu sadece hayallerde kalmıştı.

En yakın dostuydu yalnızlık o yüzden bilmezdi kalabalık olmak ne demekti. İşte yine kitapçıda yalnızlığını unutmuş kendini arıyordu. Sarı bir kitaba uzattı elini, en dikkat çekicisi oydu çünkü. Bütün renklerin arasında insan zihnini en çok uyaran, dikkatini artıran bir o kadar sinirlerini bozan ama cazibesine karşı konulamayan en az bir kere dokunmak isteyeceğin renkti o. Adına bile bakmadan çevirdi sayfalarını ve tam o an burnuna değdi, hatıralarının küflenmiş sandıklarında kalan bir koku. Asla bir parfüm kokusu değildi, kişiye özel esmer bir tene ait hüzün kokan bir kokuydu bu.

ADAM

Göz hapsine almış izliyordu onu."Hiç değişmemiş" diye geçirdi iç çekerek. Kalabalığa karışmış, belki başkası için sıradan görünen halini yırtarcasına çıkan gizemli duruşu her zaman olduğu gibi onu yine hemcinslerinden ayırıyordu. Geçen yedi yılda daha da güzelleşmişti sanki. Yüzünde onu kendi olmaktan alıkoyan tek bir kozmetik ürün yoktu.

Üzerinde siyah gabardin bir palto vardı, Siyah saçlarını taçlandıracak altın rengi bir tokayla arkadan at kuyruğu yapmış, o bile bir papatyanın çimlerin üzerinde sade duruşunu gölgelemeyen bir nergis, hoş kokulu bir sümbül gibi duruyordu saçlarında.

Hala çok asil ve çok güzeldi. "Ne okuyor acaba" diye geçirdi içinden. Narin parmaklarının arasına aldığı sarı ciltli kitabın yerinde olmayı diledi. Cansız bir nesne olup onu anlamayı istedi. "Acaba hangi cümle onu derinden etkiler, kulağına fısıldasam bana da, o kitaba baktığı gibi ilgiyle bakar mıydı." diye iç çekti.

Aklını alan bu kadın ayaklarını da esir almıştı sanki. Arkasında, onun rahatlatıcı sandal ağacı kokusunu içine çekerken buldu kendini. Ve tam o an, bir çift kahverengi göz aşkla, arzuyla, hem çekmek hem de itmek ister gibi bakıyordu ona....

pehito
kurgu, hikaye
2. BÖLÜM BURADA
görsel google'dan alıntıdır

24 Şubat 2014 Pazartesi

İÇ SESİM KİMİN ESİRİ



Bazen sadece unutmak istersin, unutmak. Nereden tutup çektin ki bu cümleyi, sırtında bir kambur gibi. Unutmak dediği an hatırladı yüreğine yük ettiklerini. Yazıp yazıp defalarca sildiklerini. Ortaya seremeyeceklerini. Geceleri onu yorganın altına hapis eden kuytularına gizlediklerini.

Bir öpücük, bir dokunuş, bir çift kahverengi göz ve bir adamın siyah saçının siyah tellerini hatırladı ya da bir kadının. Şarkıları hatırladı. Beraberken dinlenen ayrıyken dinlenen şarkıları. Güzelliğin başka hiçbir yerde beş para etmediğini en çok onun yanındayken ışıl ışıl parladığını hatırladı. Şimdiyse o şarkılar; parlak siyah saçlarını, parlayan ela gözlerini ateş böceklerinin terk ettiğinden başka hiçbir şey hatırlatmaz oldu.

Unutmak mı demiştin, "en önce silmem gereken bu kelimeydi hafızamdan" dedi. Şöyle demezdi hiç "bugün hatırlamadım seni" unutmak olmasa hatırlamakta olmazdı ve belki bu kadar takılmış da olmayacaktı bu kelimeye. 

Öyleyse silmeli yeniden başlamalı, peki o adam/kadın hiç mi olmamalı. Yeniden başladığın hayatında hiç mi yeri olmamalı. "Peki o zaman ben, ben olabilecek miyim " dedi ve "O da kalsın" deyip iç geçirdi zamana. Ne zormuş veda da edilemiyor kabul de edilemiyor. Arafta olmak gibi bir şey bu. Öyleyse inanmadığın ya da inandığına dua etmeli. Bana unuttur o iki kelimeyi. Hatırlamayı da unutmayı da sil zihnimden. Sil ki ben sorgulayan değil sadece kabul eden olayım. 

Ama ben bu beni seviyorum. Hadi en iyisi ben, ben olayım.

iç sesim kimin esiri oldu
pehito

13 Şubat 2014 Perşembe

AZICIK OLAN KAZANSIN



Soluğum kesilecek gibi hızlı hızlı nefes alıyorum ama bir o kadar ağır adımlarım. Sıcak nefesimi dışarı salıverdiğimde soğukta varlığını ispat etmek ister gibi yeniden ve yeniden o beyaz duman asılı kalıyor havada bir kaç saniyeliğine. Ben nefes aldıkça ve hava soğudukça bu var olma yarışı sürecekti belli ki. Küçük olanın büyük olanın yanında çaresizce varlığını gösterebilmesinin bir şekliydi bu döngü ve inkar edilemezdi.

Ne işim vardı bu saatte gecenin koynunda. İçime üşüşen sinsi gevrek fikirlerin bedenimin küçüklüğüne aldırmadan yayılışıydı beni sokağa adeta fırlatıp atan. Ve birden boğazımda hissettiğim keskin ve yakıcı acıyla elim boynuma gidiyor ve boynumda ki kırmızı fuları aşağıya doğru kaydırıyorum. Avuçlarımın içinde sıkıca tutup üzerine boğazımda biriktirdiğim kanı tükürüyorum. Bu kan geçmişin tüm acılarının vücuduma ince ince işlediği kara lekeden arda kalanlar.

"Bitirmiş olmalıyım artık" deyip, elimde tuttuğum eşarbı rüzgarın akışına bırakıyorum. Önce gök yüzünde süzülüşünü izliyorum ve sonra yere düşüp kendini rüzgarın sönük esintisine bırakıp sürünüşünü ve tekrar yükselişini. Belki de alıştım dediklerimin bile benden gidişini yavaşlayan soluğumun gecenin sessiz ıslığına eşlik etmesiyle izliyorum.

Hadi bırakın yüklerinizi, içinizde azıcık olan kazansın. Küçücük mutluluklarınız büyük acılarınızı yensin. Nasıl giderse gitsin acılar ama bırakın da sizin varlığınız özgür ve mutlu kalsın..

Sevgilerimle
pehito
olaylar kurgudur..
resim de alıntıdır :)

19 Aralık 2013 Perşembe

ARKANI DÖNME (9. bölüm)

İlk kez okuyacaksan BURADAN başla.


Oyuncaklarımla oynamayı, onların neden yapıldığını anlamaya çalışırken bırakmıştım. Bir dönemim nereden geldiğimize o kadar takılmış geçti ki, o dönem ki hayatım hep başka bir boyutta geçti. Her şeyin içinde kendimi arıyordum, kendi içimde benden izler bulamayınca kafamı başka şeylere çevirmeye başladım. Elimin dokunduğu ama en önemlisi ruhuma dokunan şeylere baktım içinde az biraz ben var mıyım diye.
Emindim bir yanım eksik gidiyordum ve öyle kararlıydım ki eksik parçamı tamamlayıp yoluma devam etmeye ve işte O'nu o günlerden birinde tanıdım.

Sırlar Dosyası: 2. gün

O dediği kimdi, neden bu güne kadar haberdar değildim O'ndan. Daha fazla devam edemeyecektim. El bilgisayarını, Selin'in "değil, değil, bu hiç değil" deyip aralarındaki farkın ne olduğunu hiçbir zaman anlayamayacağım ama onun çocuk gibi neşelenerek aldığı "evet, kesinlikle burada durmalı" dediği ve kahverengi duvarın önüne koyduğumuz krem rengi ketenle kaplanmış chester kanepeye bırakıp, mutfağa gittim.

Annem Kayra'ya yemek yedirmek için tüm oyuncakları masanın üzerine dökmüş, işe yaramayacağını anladığında da mavi küçük bir kaseye su doldurmuştu. Kayra'nın, elini kaseye sokup tüm mutfakla birlikte kendini de ıslatmasına izin vermiş, çaresizce ağzına bir kaşık çorba verebilmek için uğraşıyordu.

Bir an azmine hayranlıkla baktım ama "Selin burada olsa, asla böyle bir şeye izin vermezdi" demekten de kendimi alamadım. İstemsizce, bir anda çıkmıştı ağzımdan kelimeler. Annem çaresizce iç geçirdi ve yüzüne ona ait olmayan bir tebessüm yerleştirmeyi başardı.

-Sana da çorba vermemi ister misin?
-Hayır anne, bir kaç telefon görüşmesi yapmam gerek.
-Kiminle?
Aslında umurunda olmadığını biliyordum ama hayatın neresinde olduğumu merak ettiğini de. Bu soru da bu yüzden sorulmuştu.
-Önce yayın evini arayıp, romanın gecikeceğini söyleyeceğim. Sonra da doktoru arayacağım.
İşte tam o an, yüzünde ki emanet gülümseme yerini kaygılı gözlere bıraktı.
-Ne doktoru?
-Selin'in doktoru, Sinem Hanım.
Eminim o an bana yüzlerce soru sorabilir, tıpkı çocukluğumda ki gibi ifademi alabilirdi ama yapmadı. "Tamam canım." dedi ve zor görevine geri döndü. Kayra o bir kaç cümlelik arayı oldukça iyi değerlendirmiş bir kase suyu yere boşaltmıştı. Annem sanki hiçbir şey olmamış gibi kaseyi yeniden suyla doldurup "uçak geliyoooooor" dediğinde, ben mutfaktan çıktım.

Çoğu zaman çalışmak için bazen de Selin ve Kayra'dan kendime kaçtığım anlarda duvarı ve mobilyaları bembeyaz, evde kendi zevkime göre döşenmiş tek yer olan çalışma odama girdim. O'nu düşündüm. Selin'in hayatına girmiş, benim haberdar olmadığım O'nu. Yayın evini arayıp gecikmeyi bildirdim ve Sinem Hanım'ın numarasını tuşlayıp, her zaman beşe kadar sayıp kapadığım arama sesinin ilkini duydum. 1-2-3-4-...

9.bölüm sonu
pehito
kurgu,hikaye

15 Aralık 2013 Pazar

ARKANI DÖNME (8. BÖLÜM)

İlk kez okuyacaksan BURADAN başla :)


On bir bilemedin on iki yaşındayım. Yazlıktayım, hava kararmış, hafif çiseleyen yağmur tenimi gıdıklar gibi üzerime yağıyor. Dalgalar, onları terbiye etmek ister gibi, tüm sivriliğini törpülemek ister gibi, kayalara çarpıp çarpıp usanmadan geri dönüyor. Bense cılız bedenimle kayalıkların ucuna kadar inip dalgaları izliyorum. Karanlık, hem de çok karanlık. Sahili aydınlatan tek şey; ayın cılız ışığı.

Sanki benim dışımda bir güç oraya bir figür yapmış beni, "bak bakalım bu dalgaların arasında ne bulacaksın" der gibi, hareketsiz, öyle duruyorum. Zaman durmuş, içimde hareket eden bir şey yok gibi. Hani şimdilerde pek moda "anı yakalayın, anda kalın" işte öyle bir şeydi yaşadığım. Ben duruyordum ve her şey benimle duruyordu sanki. 

Önce dalgaya baktım, ne istiyor kayalardan dedim. Kaya öyle hareketsizdi ki, niye gelip gelip taciz ediyordu onu. Belki de bir güç gösterisiydi yaptığı. Belki deniz kudurmasa, kaya arsız davranıp her yerini kaplardı. Onu o hale getiren denizin azgınlığıydı belki. 

Emin olmak için ne kadar büyümeliydim, onu düşündüm. Nerede, ne zaman büyüyecektim. Bu gece vücudumu terbiye etmek için akan sıcak kan mıydı beni büyütecek olan. Her ay, başa çıkmak zorunda kalacağım o şey miydi. Bedenimin azgın dalgaları o muydu. Bedenim nereye nasıl gidecek o mu belirleyecekti.

Sonra hiçbir şey getirmeden aklıma izlemek daha keyifli diye düşündüm. Zaten düşünmek için çok zamanım vardı. Tam o an bir şey oldu, boşluktaymışım gibi hissettim, ayaklarım yere basmıyor gibi. İçime benden habersiz benim dışımda bir şeyler girmiş gibi. Ruhum ikiye katlanmış gibi hissettim ve yer çekimine karşı koymadan, gözümden iki damla yaş indi yanaklarıma usul usul.
Ben ben değilmişim gibi hissettim, hayat tek elimde değil gibi. Ailemin aşırı dindarlığına inat kaçtığım Tanrı'ya ya da adı neyse ona, çok yakın hissettim kendimi ve hiç yalnız değilmişim gibi. Herkesi her şeyi duyuyordum da cevap veremiyordum kimseye. Ağzımdan tek kelime çıksa içimden kaçıp gidecek gibi hissettim ve ses vermedim kimseye.

O duyguyu yaşamak için her gece indim deniz kenarına ama olmadı, tekrarı olmadı.

Selin'in el bilgisayarı, SIRLAR dosyası 1. gün. 
Selin hem bu kadar yakın hem bu kadar uzakmış bana. Sırları varmış benden gizlediği, belki de onu o kadar çekici yapan da buydu, ona hiçbir zaman gerçekten ulaşamıyor ve o gizemi hissediyor oluşumdu.

8. bölüm sonu
kurgu, hikaye
pehito
9. BÖLÜM BURADA

9 Aralık 2013 Pazartesi

ARKANI DÖNME (7. bölüm)

İlk kez okuyacaksan BURADAN başla.
:)


"Siz ne saçmalıyorsunuz, burada eşimden bahsediyoruz. Tabi sanırım sadece yaşayan bilir, Hipokrat'ın ve sizin uğurlanan kişinin arkasından, yakınlarının ne hissettiğine dair, hiçbir fikriniz yok. Bu ne bencillik!! Bana her şeyi anlatmak zorundasınız Sinem Hanım, hem de her şeyi." sesim beni bile ürkütecek kadar öfkeli çıkıyordu. Vücudumun ne dediğini düşünmek bile istemiyorum. Bedenim kasılmıştı ve önüme gelecek her şeyi yıkıp geçebilirdim.

Doktor'u omuzlarından tutup sarstığımı ancak hasta bakıcılar iki kolumdan tutup beni çekiştirdiklerinde fark edebildim.

"Anlatmak zorundasın doktor, an-lat-mak zo-run-da-sın" İki günde üçüncü kez o sakinleştirici iğnelerden birini yapmışlardı. Soluk alış verişim düzeldiğinde, 36 yaşındaki bir adama yakışmayacak, bana kendimi elinden şekeri alınmış çocuklar gibi hissettirecek şekilde ağlıyordum.

*"Yapmayın, Burak Bey. Cenaze işlemlerinizi halledin, sonra gelin biraz konuşalım sizinle."
"Anlatacak mısın doktor, neler olduğunu anlatacak mısın?" nabzımın yavaşladığını ve sesimin bir fısıltı gibi çıktığını fark etmiştim.
Gözümü açtığımda yine aynı hastane yatağında yatıyordum. Her zaman bana doğallığı fısıldayan yeşil renk "ölüm, ölüm, o öldü" diye alçakça bağırıyordu.

Sinem hanım gözlerini kocaman açmış bana bakıyor, yüzümde bir şeyler arıyor gibiydi. Selin'e ait bir şeyler, ya da ben öyle düşünüyorum. Her şeyin Selinim'le ilgili olması gerektiğini düşünmekten kendimi alamıyordum.
*Şimdi nasılsınız, daha iyi hissediyor musunuz?

O andan bu ana ne değişmişti ki, vücuduma giren yatıştırıcı dışında. Ama kötü olduğumu belirtmenin beni bir adım ileri götürmediğini fark etmiştim ve bıraktım sızlanmayı.

*Size yazdığı mektuplar vardı Selin Hanım'ın, İki yılını anlattığı mektuplar. Ayrıntılarını bilmiyorum ama bir seansımızda bundan bahsetmişti. Onları arayarak başlayabilirsiniz. Belki size bir yardımı olabilir.

"Teşekkür ediyorum, çok teşekkür ediyorum" o an bana Selin'i hediye etmiş gibi hissettim. Sanki onu diriltip yeniden bana vermiş gibi.

Hastanede ki prosedürü hallettim ve ertesi gün Selin'i toprağa verdim. Hayatımda ilk kez Tanrı'ya ve cennete inanmayı istedim o an. Ama bunu nasıl yapacağımı bilemedim. Varlığını hiçbir zaman sorgulamadığım bir şeyi hayatıma nasıl dahil edeceğimi bilemedim. Onu uğurladım ve artık teninin tenime, sandal ağacı kokusunun onun teniyle birleştiğinde etrafa yaydığı eşsiz kokusunun bana verdiği huzuru hiçbir yerde bulamayacağımı bile bile onu sonsuzluğa uğurladım.

7.bölümün sonu
pehito
kurgu, hikaye
8. BÖLÜM BURADA

5 Kasım 2013 Salı

ARKANI DÖNME (5.BÖLÜM)

İlk kez okuyacaksan BURADAN başla. :)

Anneme bıraktığım her bir kağıdın hayal kırıklığıyla gidiyordum. Selin hiç mi güvenmemişti bana, ona göre beceriksiz bir adamdım da, bana bunu hiç mi belli etmemişti. Çocuğuma bakamazdım, ona bir şey olursa her şeyi birbirine mi karıştırırdım. Yoksa bu gidiş planlı mıydı? Yaşayacaklarını biliyor muydu? Yine o yol gösterici dediği, diğerlerine benzemiyor dediği rüyalarından birini mi görmüştü de böyle bir hazırlığa girişmişti!

Evimiz Moda'da, hastane Nişantaşı'ndaydı. Aradaki yolu şuursuzca ilerlemiştim, hastane kapısından girdiğimde; arabamın kontağını ne zaman çevirdiğimi, ne zaman hastanenin önüne park ettiğimi fark etmemiştim. Kendimi kaza anına geri dönmüş gibi hissettim. Sesler yine uğultulara dönüştü, görüntü bulanıklaştı, yerin ayaklarımın altından kaydığını hissettim ve sonrası; görüntüyü geçirmeyen ama sesi olduğu gibi size ileten, asker yeşili örtüyle çevrelenmiş bir alanda sedyenin üzerinde sırt üstü yatıyor oluşumdu.

Hemşirelerin kulak tırmalayan sesini duyuyordum. An itibariyle bütün sesler olduğundan daha büyük değiyordu kulaklarıma.
"Danışmaya doğru ilerlerken düşüp bayıldı. Nabzı normal, ateşi yok. Panik atak olabilir."
"Pardon, pardon kalkabilir miyim?"
"Lütfen biraz daha uzanın, doktor hanım geliyor."
"Peki"

Peki, peki, peki her şeye peki. Gelsin bakalım. Neyi tedavi edebilir. Kalbimde ki sızıya bildiği bir ilaç var mı? Beni sakinleştirecek, eksik parçamı tamamlayacak bir ilacı var mı, buradan alıp götüreceğim sevgilimi toprağa emanet etmeden yola devam edebilmemizin çaresi var mı doktor hanımda. Hadi gelsin bakalım..

-"merhaba"
-"merhaba"
Annenin yavrusunu en çaresiz anında sarıp sarmalayan sıcacık sesi gibi geldi bu "merhaba"
-"Adım Sinem Keskin, hastanenin psikoloğuyum. Vücut değerleriniz olağan çıktığı için bana haber verdiler. Adınızı öğrenebilir miyim?"
-Burak Yiğit.
-Daha önce bu tarz bayılmalarınız ya da bayılırken hissettiklerinize benzer semptomlar yaşadınız mı hiç?
-Hayır. Daha önce bana bu kadar yakın birini sonsuza kadar kaybetmedim. Eşim bir trafik kazası geçirdi ve hastanenizin morgunda. Dün akşam üzeri buraya getirdiler. Cenaze işlemleri için geldim ve kendimi hiç iyi hissetmiyorum.
-Selin Yiğit'den mi bahsediyorsunuz, eşiniz miydi? Başınız sağ olsun, gerçekten çok üzgünüm.

Işıl ışıl parlayan çimen yeşili gözlerindeki tüm elektrik kesilmiş gibiydi. Son cümlesiyle sanki yüzü matlaştı, belli ki otuzlu yaşlarının başındaydı ama bir kaç yaş daha ileri gitmiş gibi, çilli yanakları daha da çillendi ve hücrelerinde ki bütün kan çekilmiş gibi pembe-beyaz yüzü sarardı.
Selin'in burada olduğunu bilmesine anlam veremedim. Her yatırılan hastaya dair bilgileri olamazdı. Türkiye'nin en kapsamlı ve en çok hasta kabul eden hastahanesinde böyle bir hasta takibinin yapılması mantık dışıydı. Peki öyleyse, nasıl, nereden biliyordu Selin'i.

-Karımı nereden tanıyorsunuz?
Yine kanatlarının altına almak istermiş gibi, yumuşak kadife sesiyle beni olduğum yere, kalbimin sadece Selin'e ait yerine kilitledi.
-Burak Bey eşiniz iki yıldır benim hastamdı ve bu yaşanan sondan artık çok uzakta olduğumuzu düşünüyordum.

5. bölüm sonu
kurgu, hikaye

6. BÖLÜM



30 Ekim 2013 Çarşamba

ARKANI DÖNME (4. BÖLÜM)

İlk kez okuyacaksan BURADAN başla. :)



Bornozumu kaptığım gibi banyodan çıkıp Kayra'yı kucağıma aldım.
-Baba, annem nerede?
-Kayracığım, annen gitti.
Bunu söyler söylemez yine o katılarak ağladığı krizlerden birine başlayacağını düşünüyordum ama Kayra;
"Gelecek mi?" diye sordu.
-Hayır kızım, annen çok uzaklarda. Belki bunu seninle daha sonra tekrar konuşuruz ama şunu bilmelisin; seni çok seviyor.
-Ta-mam..

Nereden gelmişti bu olgunluık, neler oluyordu bilmiyorum. Ama bir an Kayra'nın tepkisiyle içimde biriktirdiğim tüm nefesi koyverme fırsatı bulabildim.

-Banyo yapmak istiyorum baba.
Genellikle Selin, Kayra'yla ilgili hiçbir şeyi bana bırakmazdı, bir kaç defa birlikte banyo yapmıştık ve altından kalkabileceğimi düşünüyordum.. Suyun ısısını ayarlayıp küveti doldurdum, yanına almak istediği bebekleriyle birlikte Kayra'yı Suya bıraktım. Kayra'nın bebek şampuanını aramak için dolapları karıştırırken her dolaptan elime bir kağıt parçası gelmeye başladı.

"Kayra'nın bebek şampuanı sağdaki üst dolapta. Kayra'nın bebek pudrası soldaki çekmecede, Kayra'nın yedek bornozu odasındaki komedinin alt çekmecesinde."

Gözlerime yaşların dolmaya başladığını hissettim ama akmasına izin vermeyecektim. Selin biliyor muydun, öleceğini biliyor muydun? Koşarak evdeki çekmecelerin teker teker hepsini açtım. Allah'ım her birinden aynı şey çıkıyordu. (Her çekmecede ne olduğu üsten alta doğru sıralanmış şekilde.) Bana ait olanlar çekmeceler ya da dolaplar dışında hepsinden bir kağıt parçası çıkıyor ve her bir kağıt parçası kalbime hançer gibi saplanıyordu. Biliyor olamazdı, insan kaderini nereden bilirdi. Sahi kader neydi?

Bizim elimizde miydi, yoksa yaradılışımızla belirlenmiş bir çizgi miydi? Kim yazıyordu, tanrı mı, kul mu? İnançsız bir adamın ilk kez tanrıyı sorgulayışıydı bu an. Ölümü bu kadar yakın yaşamamıştım hiç, şimdi bir şeylere sığınmaya ihtiyaç duyuyordum ve ilk durak varlığını bir kez bile sorgulamadığım tanrı mıydı?

Üzerime serilen dikenleri bir bir bedenimden çıkarıp bir kenara bıraktım. Haberim vardı, her buldukları fırsatta eskisinden daha güçlü yapışacaklardı tenime. Ama ne tenim onların yabancısı ne de onlar tenimin yabancısı olacaktı. Kayra'ya baktım. Bebeklerine annesinin bir daha gelmeyeceğini anlatırken, saçlarını şampuanladım ve kısacık bir durulamadan hemen sonra Selin'le Londra'ya gittiğimizde Mothercare'de görüp aşık olduğumuz kafasını geçireceğimiz kısmı ayıcıklı krem rengi bornoza onu sarıp  düşüncelerimden de kurtulmak ister gibi bir çırpıda Kayra'yı banyodan çıkardım.

Selin'in her çekmeceye yerleştirdiği kağıtları elimde biriktirdim. Hiç zorlanmadan Kayra:'nın giysilerini bulup onu giydirdim.
-Kayra bu gün babaanne gelecek!!
Tamam anlamına gelen bir ses çıkarıp kafasını yukarı aşağı salladı. Kayra'yı alıp mutfakta mama sandalyesine oturtmuşken zil çaldı. Mutfaktan sola dönüp krem rengi döşemenin üzerinde ilerledim, kapıyı açtım ve annem şişmiş gözleriyle karşımda, bana zoraki gülümsüyordu.
Elimdeki kağıtları anneme uzattım, "mutfak çekmecelerinde de aynılarından var, ben cenaze işlemleri için çıkıyorum. Kayra sana emanet" diyebildim. Kayra'ya döneceğimi söyleyip kapıyı kapadım ve oraya doğru ilerlemektense bedenimi korlara atmayı tercih edeceğim yola doğru her bir adımı ruhumu parçalayan yola doğru yol aldım.

4. bölüm sonu
kurgu,hikaye
pehito
5. BÖLÜM

25 Ekim 2013 Cuma

ARKANI DÖNME (3. BÖLÜM)

İlk kez okuyacaksan BURADAN başla.



Önümde, tik ağacından, sırt kısmı iki ağaç parçasıyla tutturulmuş, acil cila istiyorum diye bağıran sandalyelerde; siyah saçları özenle yandan ayrılmış ıslak jölelenmiş yirmi adam sırtı bana dönük otururken birden loş ışığı yok edecek spotlar açılıyor ve sandalyelerimizin önüne kristal abajurlerin orta yerine konulduğu, yeşil çiçeklerin muhteşem motifleriyle işlenmiş İngiliz tarzı tabakların ve gümüş; çatal, bıçakların tam da olması gerektiği gibi kurallı yerleştirildiği muhteşem masaların varlığını fark ediyorum.

Kulağıma güzel aksanıyla fransızca bir aşk şarkısı çalınıyor. Beyaz masa örtüsünden kafamı kaldırdığımda gözyaşları içinde şarkıyı söyleyen adamı görüyorum. İçim acıyor, nasıl tarif edebilirim bilmiyorum. Sadece.... Acıyor. Sanki kalbim yerinde değil gibi, bedenime can veren ruhum içimden sökülüp derin sancılar içinde bedenimden uzaklaşmış gibi bir acı ve tam o an omzuma değiyor bir el. Nar çiçeği tırnaklarından parmaklarına ve omzuna ve yüzüne doğru uzanıyor gözlerim.

Gözleriyle buluştuğu an gözlerim. Nutkum tutuluyor. Sıcak göz yaşlarım yavaşça süzülüyor yanaklarımdan. Tebessümü ve içine gömülmek için öldüğüm gamzeleriyle Selin. Elimi tutuyor ve beni oturduğum yerden kaldırıyor. Hafiflediğimi hissediyorum, yanaklarına dokunuyorum. Teniyle bir olmuş beyaz elbisesiyle melekleri kıskandıran karım, hayat arkadaşım, aşkım, Kayra'mın annesi karşımda bana bakıyor.

"Aslında araya zaman girmesi hiç de fena olmadı" diyor.
Neden benimle arasına mesafe koymak istediğini anlayamıyorum, beni daha ne kadar üzebilir diye geçiriyorum içimden ve yine o tarifsiz acı gelip kalbime yapışıyor.
"Tabi ki seni çok özlüyorum sevgilim, lütfen aklına yanlış bir şey gelmesin. Ama uzun süreli ayrılıklardan sonra sevgiline sarılmak çok daha güzel, değil mi?"
Bir şeyler söylemek için dudaklarımı aralıyorum ve o an Selin bana doğru uzanıyor. "Bir daha sakın kaybolma aşkım, bu çok zor, sensizlik çok zor" diyebiliyorum ve öpüşüyoruz. Bulutların üstünde iki tüy gibi, ben o'ymuşum, o da benmişim gibi..

Gözlerimi açtığımda duvarda asılı düğün fotoğrafımıza terler içinde bakıyorum. Selin'i bir kez daha kaybediyorum. Ve artık dönülmez yerlerde olduğunu biliyorum. Koltuktan kalkıp ebeveyn banyosuna giriyorum, üzerimdeki kıyafetleri dünün lanetinden kurtulmak ister gibi çıkarıyorum. Duşta soğuğu açıp suyun derimin altına geçip hücrelerimi esir almasını bekliyorum. Donarsam, sevgilime gidebilirmişim gibi bekliyorum. Ta ki Kayra'nın annesini arayan çığlıklarını duyana kadar!!

pehito
kurgu,
3. bölüm sonu
4. BÖLÜM

21 Ekim 2013 Pazartesi

ARKANI DÖNME (2. BÖLÜM)

İlk kez okuyacaksan BURADAN başla. :)

Uzun uzun Kayra'ya baktım. Onun yüzünde Selin'e benzeyen bir şeyler arayıp durdum. Kayra gözlerini kapadığında bütün doğa kurallarına inat bana benziyordu. Onun Selin'e benzer tek yanı gözleriydi. Annesininki gibi derin bakan kara gözleri.

Dünya'ya geldiği günü hatırlıyorum. Selin normal doğumdan korktuğu ve bir kaç kötü doktor tecrübemizden sonra, "güvendiğim bir doktora sezeryan yaptırırım, hem günü ve saati belli olur, risk almak istemiyorum" demişti. Kayra'yı taşıyan oydu ve tabi ki karar Selin'in olmalıydı. Kayra'yı kucağımıza verdikleri an ikimiz de bir gülüp, bir ağlıyorduk. Hayatımın en şaşkın deneyimi buydu. Selin öyle bir anda bile her zamanki muzipliğini yapmıştı. "Senin bir kopyanı dünyaya getireceğimi bilseydim, bu işe hiç kalkışmazdım" deyip küçük bir tebessümünden sonra, içine gömülmek istediğim gamzeleri yüzünde gül gibi açmıştı.

Ona aşıktım, hem de deliler gibi ama o gün bir kez daha aşık olmuştum. Bugüne özel aldığı göğsünün üst kısmı imitasyon incilerle işlenmiş pembe geceliğinin üzerinde duran yüzü, her zamankinden daha aydınlık ve ışıl ışıldı. Memesine yapışmış olan kızımızın varlığı onu eskisinden daha kadınsı gösteriyor ve artık her şeyime ortak bir bebeğin hayatımıza girdiğini anlıyordum.

26 Temmuz 2013 Cuma

BEN senin için BUNU yaptım


Ailemden ancak bana bir ay ucu ucuna yetecek kadar para alıyordum. Arkadaşımla bir delilik yapıp üniversite şenliklerinde tezgah kurup, satış yapmak için, bütün paramızı incik boncuk, biraz kumaş boyası ve beyaz fanilalara harcadık. Artık bir simit alacak param bile yoktu. 

Ama içimde muhteşem bir heyecan, yeni şeyler üretecek ve insanların beğenisine sunacak olmanın sevinci vardı. Öğrenci evimize kapandık, yamalı kanepelerimizin bize batan tellerinin üzerine oturup, boncuklardan renk renk kolyeler, bileklikler yaptık. Duşa kabini olmayan, yerleri eski mermer, kabini kapısı olan banyomuza girip, fanilaları leğene bastık ve renk renk batikli tişörtler bize bakıyor bizde memnun gözlerle arkadaşımızla birbirimize. Ve yaptığımız her şeye aşık olduk o akşam.

Şenlikler de bir tezgah açtık. Hepsini aşkla sattık. Bir sözüm vardı kendime "ilk kazandığım parayla, evsiz çocuklara yardım edecektim" Ve ilk paramı kazanırken gözüme ilişen 4 çıplak ayağın sahiplerine baktım. Solmuş siyahın griye bile yaklaşamadığı kıyafetleri ve çıplak ayaklarıyla, mendil satan iki sokak çocuğu. 

Kazandığımız bütün parayı heybeme attım, ürkek adımlarla yanlarına yaklaştım. 
-Merhaba mendil alabilir miyim?
-Tabi abla..
-Ne kadar?
-1L
-Ablam bir şey diyeceğim ama yanlış anlamayın, ayaklarınız acımıyor mu? Niye ayakkabı giymiyorsunuz..

Güldü biri, biraz alay eder, biraz da ben onlarla alay ediyormuşum gibi..
-Varda mı giymiyoruz!!
Belli ki bu bir soru cümlesi değildi..
-Ablam............ ben size çorap alsam, param ayakkabıya yetmez bir çift terlik alsam.
Cevabı veren acı acı güldü, diğeri "olur abla" dedi.

Yakında ki yer altı çarşısına gittik birlikte. İkişer çorap, birer çift terlik aldım onlara. Arkadaşımı tezgahta yalnız bırakmıştım, hem çocuklara yardım etmenin hem de kendime verdiğim sözü yerine getirmiş olmanın rahatlığıyla geri döndüm. 

Satışlar aynı hızla devam ediyordu, para üstü gerekti. Elimi heybeye attım, günün bütün kazancı gitmişti. Geldiğim yolları koştum ama paradan eser yoktu.

İki hafta sonra, aynı sokak çocuklarını öğrenci evimizin sokağında gördüm. Üzerimde pijamalar indim yola. HEEEEEYY!! Diye seslendim. Döndüler arkalarına ve durdular. Yanlarına gidip;

-Ben size iyilikten başka ne yaptım, ayaklarınızda terlik yok diye terlik aldım. Neden paramı çaldınız!!!
Gözlerim ayaklarına takılmıştı, yine çıplaktı.

-Bizim de kardeşlerimizin ayakları çıplaktı, onlara verdik. İhtiyacı olduğunu gördüğümüz için ve sadece kendi vicdanımızı rahat ettirmek için verdik. Değil paramızı, canımızı alsalar BEN SENİN İÇİN BUNU YAPTIK DEMEZ İDİK..

O an anladım ki sadece kendin için yap, ne yapıyorsan sadece kendi vicdanın kendi isteğin için yap. Karşılık beklemeden, "o da sana iyilik yapsın" diye beklemeden yap..

Sevgilerimle
kurgu
pehito